Bazen bir şeylerin yanlış gittiğini kelimelere dökemezsin. Sadece hissedersin. İçinde, tam adını koyamadığın, sürekli uğuldayan bir huzursuzluk vardır. Özellikle de hayatının en mucizevi ama aynı zamanda en kırılgan dönemlerinden birindeysen… Annelik, o beklediğin pembe bulutlar yerine, üzerine çöken gri bir sis gibi hissettirebilir. Herkes senden gülümsemeni, mutlu olmanı, bu “kutsal” anın tadını çıkarmanı beklerken, sen kendini yapayalnız ve görünmez hissedersin. Bu his tesadüf değil. Eğer bu satırları okuyorsan, içgüdülerin sana bir şeyler fısıldıyor demektir. O fısıltı, belki de en yakınındaki insanın, partnerinin, yarattığı boşluktan geliyor. Bu satırları yazarken, o sisin içinde yolunu bulmaya çalışan o kadar çok kadının hikayesini düşünüyorum ki… Ve biliyorum, o sisin dağılması için ilk adım, onu yaratan şeyin ne olduğunu net bir şekilde görmektir. O hissin adını koymaktır. İşte şimdi, o hissin adını koymaya başlıyoruz.
1. “Annelik Senin İşin” Tavrı
Düşünsene, aylarca bedeninde taşıdığın, dünyaya getirdiğin o mucize artık kollarında. Ama bir bakıyorsun ki, bu mucizenin sorumluluğu tamamen senin omuzlarında. Partnerin, “Bebeğimiz oldu” demek yerine, sanki “Senin bebeğin oldu” der gibi davranır. Gece üçte bebek ağladığında, yatakta diğer tarafına dönüp uykusuna devam eder. Altını değiştirmek, beslemek, gazını çıkarmak, uyutmak… Hepsi senin görevin olur. Sanki bu, senin tek kişilik bir projenmiş gibi. “Ben zaten bütün gün çalışıyorum” cümlesi, onun en büyük kalkanıdır. Ama senin 7/24 süren, uykusuz, molasız mesain hiç görülmez. Bu durum, seni yavaş yavaş bir anne ve eş olmaktan çıkarıp, evin ücretsiz ve görünmez bir çalışanına dönüştürür. Omuzlarındaki o ağırlık sadece fiziksel yorgunluk değil, aynı zamanda hayal kırıklığının ve yalnızlığın ağırlığıdır. Tanıdık mı?
2. Yorgunluğunu Küçümser
“Bütün gün evde bebekle oturuyorsun, neyine yoruluyorsun ki?” Bu cümleyi duyduğun an boğazına bir yumru oturur. Uykusuz geçen geceler, dinmeyen bir ağlama sesi, sürekli emzirme veya mama hazırlama maratonu, kendi temel ihtiyaçlarını bile (bir duş almak, sıcak bir kahve içmek gibi) ertelemek zorunda kalman… Bunların hiçbiri onun için “gerçek” bir yorgunluk sebebi değildir. Nasıl desem, senin yaşadığın bu zorlu süreci, bu devasa dönüşümü küçümser. Senin yorgunluğun onun gözünde bir naz, bir abartı, bir şımarıklıktır. Bu tavır, sana sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da ağır gelir. Çünkü görülmediğini, anlaşılmadığını, emeğinin hiçe sayıldığını hissedersin. Bu, bir tür gaslighting (kişinin kendi akıl sağlığından şüphe etmesini sağlayan bir manipülasyon türü) gibidir; kendi hislerinden ve gerçekliğinden şüphe etmeye başlarsın. “Acaba gerçekten abartıyor muyum?” diye düşünürken bulursun kendini… Hayır, abartmıyorsun.
3. Postpartum Depresyonu Görmezden Gelir
İçinde kopan fırtınaları, sebepsiz ağlama krizlerini, bebeğine karşı hissettiğin o ezici kaygıyı ya da bazen hissettiğin o korkutucu boşluğu anlatmaya çalıştığında duvarla konuşuyor gibi hissedersin. Bak, postpartum depresyon bir seçim değil, hormonal ve psikolojik bir fırtınanın ortasında kalmaktır. Ama narsist bir partner için bu, senin “zayıflığındır”. Sana “Kendine gel artık”, “Biraz toparlan”, “Bak ne güzel bebeğimiz var, mutlu olsana” gibi cümleler kurar. Senin ruh sağlığını ciddiye almaz, profesyonel bir destek arayışını “saçmalık” olarak nitelendirebilir. Çünkü senin acın, onun konfor alanını bozar. Onun mükemmel ailesi tablosunda ağlayan, mutsuz bir anneye yer yoktur. Senin iyileşmeni değil, susmanı ve rolüne geri dönmeni ister. Bu, seni o karanlık kuyuda daha da yalnız bırakır.
4. Sosyal İzolasyon Yaratır
Lohusalık zaten doğası gereği bir miktar izolasyon içerir. Ama narsist bir partner, bu durumu kendi lehine bir silaha dönüştürür. “Bebek mikrop kapmasın” bahanesiyle aileni, arkadaşlarını evden uzak tutar. Ziyaretçiler geldiğinde surat asar, gerginlik yaratır. Senin arkadaşlarınla dışarıda bir kahve içme fikrin bile “sorumsuzluk” olarak yaftalanır. Şöyle ki, amacı seni ve bebeği korumak değil, seni tamamen kendine bağımlı kılmaktır. Destek alabileceğin, “normalin” ne olduğunu sana hatırlatabilecek herkesten seni soyutlar. Yavaş yavaş, onun dünyası senin tek gerçeğin olur. Yalnız kaldıkça, onun söylediklerine daha çok inanırsın. Onun onayına daha çok muhtaç hale gelirsin. Bu, görünmez duvarlarla örülmüş bir hapishanedir ve sen o hapishanenin hem mahkumu hem de gardiyanı gibi hissetmeye başlarsın.
5. Bebekle Bağınızı Eleştirir
İşte bu belki de en acı olanıdır. Annelik içgüdün, o en saf, en doğal yanın bile onun eleştiri oklarının hedefi olur. Bebeğini kucağına aldığında “Onu çok şımartıyorsun, kucağa alıştırma” der. Emzirmeye çalıştığında “Sürekli memede bu çocuk, doymuyor mu?” diye sorgular. Senin bebeğinle kurduğun o eşsiz, sevgi dolu bağı, senin bir eksikliğinmiş gibi yansıtır. Amacı nedir biliyor musun? Senin en temel yeterliliğini, anneliğini sorgulatmaktır. Eğer kendine olan güvenini sarsabilirse, seni daha kolay kontrol edebilir. “Acaba yanlış bir anne miyim?” şüphesini zihnine ektiği an, zaferini ilan etmiş olur. Oysa senin içgüdülerin, bebeğinin ihtiyacını en iyi bilen pusuladır. Onun eleştirileri, senin anneliğinle ilgili değil, tamamen kendi kontrol ihtiyacıyla ilgilidir. Unutma bunu.
Tüm bu maddeleri okurken içinde bir şeyler sızladıysa, kalbin sıkıştıysa, bil ki yalnız değilsin. Yaşadıkların gerçek ve sen hayal görmüyorsun. Bir partnerin en çok destek olması gereken bir dönemde bu ihmal ve manipülasyonla yüzleşmek inanılmaz derecede yıpratıcıdır. Ama işin en önemli yanı şu ki, artık görüyorsun. Adını koyuyorsun. Bu farkındalık, sisin dağılmaya başladığı ilk an. Bu, gücünü geri toplamak için attığın ilk adım. Senin hikayen yeniden yazılabilir ve o kalemi eline alma gücü sadece sende var. O içindeki anne, o içindeki kadın, sandığından çok daha güçlü. Yeter ki kendine inan ve o ilk adımı at.
💜 Daha derine inmek istersen…
📝 Ücretsiz Testler → Testleri Keşfet
📚 Rehberlerin Hazır → E-Kitapları Keşfet
